SREBRENİTSA’NIN MAVİ KELEBEKLERİ
Temmuz 1995...
Takvimler modern çağın son yıllarını gösteriyordu.
Dünya insan haklarından, demokrasiden ve medeniyetten söz ediyordu.
Avrupa, bir daha insanların inançları ve kimlikleri yüzünden katledilmeyeceğini söylüyordu.
Fakat Bosna'nın doğusundaki küçük bir şehirde bütün bu sözlerin ne kadar boş olabileceği görülecekti.
Srebrenitsa...
Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilmişti.
Evleri yakılanlar, köyleri basılanlar, yakınlarını kaybedenler son umutlarını bu şehre bağlamıştı.
Anneler çocuklarına burada güvende olacaklarını söylüyor, babalar ailelerini koruyabileceklerine inanıyordu.
Çünkü dünya söz vermişti.
Fakat 11 Temmuz 1995 günü yalnızca Srebrenitsa düşmedi.
İnsanlık düştü.
Vicdan düştü.
Adalet düştü.
Dünya seyretti.
Srebrenitsa yalnız bırakıldı.
Bosnalı Sırp birlikleri şehre girdiğinde başlayan şey bir savaş değildi.
Bu, tarihe kara harflerle yazılacak bir soykırımdı.
Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kaçmaya çalışırken binlerce Boşnak erkek ailelerinden koparıldı.
Kimi Birleşmiş Milletler üssüne sığındı, kimi ormanlara yöneldi.
Fakat sonradan “Ölüm Yolu” olarak anılacak o ormanlarda umut da insanlar gibi vuruldu.
Pusular kuruldu.
Teslim olanlar kurşuna dizildi.
Yakalananlar kamyonlara dolduruldu.
Okullarda, depolarda, fabrikalarda ve tarlalarda infazlar başladı.
Babalar oğullarının gözleri önünde öldürüldü.
Kardeşler birbirlerinden koparıldı.
Çocuklar son kez babalarının ellerini tuttu.
Günler içinde en az 8 bin 372 Boşnak erkek ve çocuk sistematik şekilde katledildi.
Her rakam bir insandı.
Bir evlattı.
Bir babaydı.
Bir yarım kalmış hayattı.
Fakat vahşet bununla da bitmedi.
Öldürdükleri insanları yok etmek isteyen katiller, cesetleri toplu mezarlara gömdü.
Sonra mezarları yeniden açtılar.
Kemikleri başka yerlere taşıdılar.
Bir babanın kemikleri farklı mezarlara dağıldı.
Bir oğlun kafatası başka yerde bulundu.
Sanki hakikati de toprağın altına gömebileceklerini sanıyorlardı.
Ama hesap edemedikleri bir şey vardı.
Toprağın hafızası vardı.
Toprak gördüğünü unutmuyordu.
Yıllar sonra araştırmacılar dikkat çekici bir iz fark etti.
Bazı bölgelerde Artemisia, yani yavşan otu olağan dışı yoğunlukta yetişiyordu.
Bu bitkilerin üzerinde ise mavi kelebekler dolaşıyordu.
Küçücük...
Sessiz...
Ama gerçeğin sadık tanıkları gibi...
Araştırmacılar kelebeklerin yoğunlaştığı bölgeleri inceledikçe gizlenmiş toplu mezarlar ortaya çıktı.
Katillerin saklamak istediği gerçek, bir kelebeğin kanadında yeniden gün ışığına çıkıyordu.
Ne büyük ibret...
Buldozerlerin örttüğünü kelebekler gösteriyordu.
Katillerin karanlığa gömmek istediği hakikati Allah, küçücük canlılarla ortaya çıkarıyordu.
Böylece Srebrenitsa’nın sessiz tanıkları doğdu:
Mavi kelebekler...
Onlar konuşmadı.
Bağırmadı.
Ama binlerce masumun yerini işaret etti.
Bir annenin yıllardır aradığı oğluna ulaştırdı.
Bir eşi, mezar taşı bile olmayan kocasına kavuşturdu.
Bir yetimin hiç tanımadığı babasının mezarını bulmasına vesile oldu.
Bugün Potoçari’de uzanan binlerce beyaz mezar taşı yalnızca bir mezarlık değildir.
Orası insanlığın utanç aynasıdır.
Her mezar taşında yarım kalmış bir ömür, bir annenin gözyaşı ve dünyanın sessizliğinin lekesi vardır.
Aradan otuz bir yıl geçti.
Ama acı geçmedi.
Bazı anneler oğullarını ancak bir avuç kemikle toprağa verebildi.
Bazıları hâlâ bekliyor.
Bazı mezarlarda hâlâ eksik kemikler yatıyor.
Çünkü soykırım öldürdüğü insanlarla bitmez.
Acısı nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
Srebrenitsa yalnızca Boşnakların acısı değildir.
Srebrenitsa, nefretin insanı nasıl canavara dönüştürebildiğinin adıdır.
Srebrenitsa, dünyanın sessizliğinin nelere mal olabileceğinin adıdır.
Ve Srebrenitsa, hakikatin er ya da geç ortaya çıkacağının da adıdır.
Çünkü insanlar susabilir.
Devletler görmezden gelebilir.
Mahkemeler gecikebilir.
Ama gerçek ölmez.
Bir gün mutlaka ortaya çıkar.
Bazen bir kemik parçasıyla...
Bazen bir annenin gözyaşıyla...
Bazen de Srebrenitsa semalarında dolaşan küçücük bir mavi kelebeğin kanadında...
Ve o mavi kelebekler bugün hâlâ insanlığa aynı soruyu sormaktadır:
“Sekiz binden fazla masum insan öldürülürken dünya neredeydi?”
Bu sorunun cevabı bulunmadıkça Srebrenitsa yalnız Bosna'nın değil, bütün insanlığın kanayan yarası olarak kalacaktır.
Çünkü toprağa gömülmek istenen yalnız bedenler değildi.
Vicdandı.
Hakikatti.
İnsanlıktı.
Ama ne vicdan gömülebildi...
Ne hakikat...
Ne de Srebrenitsa'nın sessiz şahitleri olan o mavi kelebekler.
14.07.2026
Süleyman Yapıcı
Günışığı Gazetesi