BİR ŞEHRİN SESSİZ YALNIZLIĞI: ELÂZIĞ — Süleyman Yapıcı

BİR ŞEHRİN SESSİZ YALNIZLIĞI: ELÂZIĞ

BİR ŞEHRİN SESSİZ YALNIZLIĞI: ELÂZIĞ

Bir şehir ne zaman yabancılaşır kendine?

Sokakları hâlâ yerinde dururken, dağları aynı ufukta beklerken, rüzgârı yine bildiğimiz yönden eserken…

İnsan yine de sorar bunu.

Çünkü yabancılaşmak çoğu zaman yıkılmakla değil; sessizce, fark ettirmeden unutmakla başlar.

Ben bu sorunun cevabını en çok Elâzığ için düşündüm.

Çünkü Elâzığ benim için yalnızca bir şehir değildir.

Çocukluğumun hayali, gençliğimin adımları, bir akşamüstü ışığının içimde bıraktığı izdir.

Yıllar geçer, sokaklar değişir, yüzler eksilir; ama bazı şehirler vardır ki insan onlardan uzaklaşsa bile içinden hiç çıkamaz.

Elâzığ benim için biraz böyledir.

Eskiden şehir acele etmezdi.

Zaman bugünkü gibi koşturmaz, gün kendi ritmiyle akardı.

Yaz akşamları kapılar erken kapanmaz, sohbetler yarım bırakılmazdı.

Bir eve misafir gidildiğinde “kaçta kalkalım” diye düşünülmezdi; saat değil, hâl hüküm sürerdi.

Sobanın başında anlatılan bir hikâye bütün bir akşamı alabilir, kimse bundan sıkılmazdı.

Çünkü şehir insanını tanırdı; insan da şehrine benzerdi.

Mahalleler birbirini bilirdi.

İnsanlar yalnızca isimle değil, hikâyeleriyle tanınırdı.

Kimin hangi evde doğduğu, kimin babasının hangi dükkânı işlettiği, kimin hangi türküde duygulandığı konuşulurdu.

Bir selam, bir kapı tokmağı, bir “buyur” başlı başına bir şehir kültürüydü.

Şehir insanını saklamazdı; insan da şehirden kaçmazdı.

Bugün Elâzığ, geçmişiyle arasına görünmez bir mesafe koymuş bir şehir gibi duruyor.

Ne tamamen kopmuş ne de sahiden sahip çıkılmış bir tarih…

Bu topraklarda şimdi acele var; telaş var; ama hikâye eksik.

Eski Elâzığ’ı hatırlayanlar bilir:

Akşamüstleri ağır ağır çöken bir sessizlik olurdu.

Kış geceleri uzundu; kar yağdığında şehir susar, insanlar konuşurdu. Bir çaydanlık, bir yatsılık, bir de soba…

Fazlasına ihtiyaç yoktu. Aynı çay defalarca tazelenir, kelimeler aceleye getirilmez, suskunluk bile anlam taşırdı.

Türküler vardı; sofralar vardı; suskunluk bile anlam taşırdı.

Bir kelimenin yarım bırakılışında bile duygu saklıydı.

O zamanlar şehir insanını tanırdı. İnsan da şehrine benzerdi.

Şimdi ise Elâzığ, kendine benzeme çabasından vazgeçmiş gibi. Kimliğini korumak yerine başkalarına benzemeye çalışan bir yalnızlık bu.

Değişim yavaş yavaş geldi.

Zamanla bir şeyler değişti. Önce evler kayboldu.

Taş duvarların, ahşap kapıların, yüksek tavanların yerini birbirine benzeyen betonlar aldı. “Eskiler çürüktü” denildi, “yenisi daha sağlam.

Belki doğruydu. Ama çoğu şey “ranta” kurban edilirken kimse şunu sormadı: Ruh nereye gitti?

Bir ev yıkılırken yalnızca taş mı gider, yoksa içinde biriken sesler, kahkahalar, dualar da mı dağılır?

Bugün sokaklarda yürürken tanıdık bir yabancılıkla karşılaşıyorum.

Bildiğim yerler var ama bildiğim hâlleri yok.

Aynı cadde ama başka bir şehir gibi; aynı isim ama başka bir anlam.

İnsan, kendi şehrinde misafir olur mu?

Oluyormuş meğer.

Işıklar çoğaldı, ekranlar parladı; sohbetler ise kısaldı.

Her şey söyleniyor ama az şey hissediliyor.

Şehir, kendini anlatmayı bıraktıkça başkalarının anlattığı bir yere dönüşüyor; kendi sesini kaybeden her şehir gibi, başkasının gürültüsüne maruz kalıyor.

Mesele yalnızca yıkılan evler ya da kaybolan sokak isimleri değil.

Asıl kayıp hafızadır.

Bir şehir hafızasını kaybettiğinde, insan da yönünü şaşırır.

Hatırlamak yerine geçiştirmek, anlamak yerine tüketmek başlar.

Her yeni şey eskiyi silerek gelir; ama yerine ruh koymadan…

Yabancılaşma tam da burada başlar: yıkılmakla değil, unutmakla.

Bu satırlar bir öfkenin değil, derin bir sitemin ürünüdür.

Çünkü Elâzığ yalnızca bir coğrafya değildir; bir hatıradır.

Türküsüyle, sofrasıyla, konuşma diliyle, edebiyle, susuşuyla…

Bunlar kaybolduğunda şehir yalnız kalır.

Daha kötüsü, kendi evinde misafir gibi hissetmeye başlar.

Sevmek, kusurları görmezden gelmek değildir; onları dert edinmektir.

Bir şehri sevmek bugün, onu olduğu hâliyle değil; olduğu hâli hatırlayarak sevmektir.

Yine de umut var.

Şehirler tamamen yıkılarak ölmez; bazen yalnızca unutulur.

Oysa hatırlamak, yeniden başlamaktır.

Bugün Elâzığ’ın en çok ihtiyacı olan şey yeni binalar değil; kim olduğunu, nereden geldiğini, neyi neden sevdiğini yeniden hatırlamaktır.

Bazı sokaklar, bazı sesler, bazı hikâyeler geri çağrılabilir.

Modernleşmek köklerinden utanmak değildir. Gelecek, geçmişi inkâr ederek değil; onu anlayarak kurulur.

Benim Elâzığ’ım hâlâ yaşıyor.

Bir koku, bir ses, bir akşamüstü ışığıyla…

Ve ben, ne kadar uzaklaşsam da içimden hiç çıkmayan o şehre hâlâ dönüp bakıyorum.

Çünkü bazı şehirler yıkılarak değil; unutularak yok olur.

Ve bazı şehirler, hatırlandıkça yeniden doğar.

Hatırlandıkça yeniden yaşar.

Ben de hatırlamak istiyorum…

02.06.2026

Süleyman Yapıcı

Günışığı Gazetesi

Süleyman Yapıcı
İlahiyatçı & Araştırmacı Yazar
Hakkımda